26 Ekim 2012 Cuma

Hikaye Kırıntıları


Başlık üzerime kaldı iyi mi?

Böyle olacağını biliyordum da klasik “gelecekteki Melis düşünsün” edasıyla salıveriştim. Neymiş, gelecek de bir gün geliyormuş. Kezbantatilde alan adım, anlamını yitirdi. Sanki paso sırt çantamla dünyayı gezen bir imaj sergilemiş gibi olsam da bildiğin bayramın 1. günü itibariyle evde oturuyorum lan. Hayatımda komikli pek çok şey oluyor. Oturup yazayım filan diyorum. Sonra bakıyorum, New York, tatil filan... Konsepte uymuyor.

New York’tan döneli tam 1 ay oldu. Aldığım hediyelerden sahiplerine teslim edilemeyenler orda burda atılı şekilde duruyorlar. İçilememiş içkilerim var ya la.

Ay dur be çok etkilenip de hiç bahsetmediğim bişey var. Derler ya hep Broadway Şovları filan. Yani böyle bişey var da nası bişey, neler o şovlar ben hiç bilmezdim. Sonra nycgo.com diye bir site var. Baya işe yarıyor. Gitmeden önce ordan araştırmıştım. Bu broadway şovlarının biletleri pahalı oluyormuş ama tkts diye bi olaydan bunları ucuza alabiliyormuşsun. Nerdeyse yarı fiyatına filan. Googlelayın zaten pek çok kentte şubemsi şeyleri var. Bi tanesi de Times Square’de idi. Times Square’e gittiğinizde m&m’e girmeden gelmeyin derim ben size. Allahım yarabbim. Ağzımın suları şu an bile akıyor. Çikolatayı her bağyan gibi çok severim. Yerim. Tamam özümüzde bonibonla büyümüş bir nesiliz. "Hadiii bu kapaktan çıkan harf sevdiğin çocuğun baş harfiymiiiiş ha hahaahah" derdik küçükken. Ama söz konusu ben olunca çıkan kapak "Ğ"den öteye gidemezdi. "Ğ" ne lan. Yumuşak ge. Şakasın bonibon. Aşk hayatım sen ve şıpsevdi sakızından çıkan aşk tanımlamaları sayesinde son buldu zaten. Neyse ne diyorduk, Adamlar m&m’in havlusundan donuna, cüzdanından, terliğine her bokunu yapmışlar. Tamam biraz abartı da. Böyle ben diyeyim 2m, sen de 3m dev şeffaf borular var. İçleri çeşit çeşit renk renk m&m’le dolu. Ağzını daya, kolu çek ve 3. Sayfa haberi ol. “Boğularak öldü: Genç kadın aşırı m&m kurbanı”  (genç kadın neyse artık...)  Özellikle bademli ve hindistan cevizli olanları mü-kem-mellsssdhh... Sularım aktı da ağzımın kenarından. 

İnsan yicek bunları...

bir nevi cennet işte....

Neyse işte orda bi yerde bir adet tkts booth’u var. Borsa gibi. O an oynayan broadway şovları listeleniyor. Sıraya giriyorsun. Sonra işte kalıp kalmamasına göre atıyorum 150 dolarlık oyuna 75 dolara giriyorsun. Öyle bişey. Biz de öyle yaptık. Oyun seçerken zorlandık zira baya bilinçsizdik. Sıradayken etrafınızda çok tatlı görevliler dolanıyor. Sorusu olan sorsuuun, diye sevimli sevimli yanına geliyorlar. Ve evet beklenen soruyu bi turist ablam yapıştırdı, kıyafet sorunsalı var mı diye. Çünkü insan broadway şovu deyince zannediyorki böyle tuvaletler efendim balon etekli balo kıyafetleri filan giymeliyiz. Ben bildiğin şort tişört modundaydım, baya tırsmıştım. Zaten abla bu soruyu sorunca, çalışan abi de “evet balo kıyafeti, topuklu ayakkabı, elmas takılar ve pelerin giymeniz gerekiyor ehehe” diye dalga geçti. Sıra bize gelene kadar Kerem’le baya Chicago mu yok efendim Mamma Mia mı olsun diye düşünürken, aniden Phantom of the Opera’da karar kıldık. Ve çok çok çok çok çok... iyi yapmışız. Çünkü ben hayatımda böööööööyle bir şov izlemedim. İlk önce müzikal olduğundan yani böyle opera tarzımsı bişey olduğundan, dedim kesin bişey anlamıycaz. Ama konuşmalar gayet anlaşılırdı. Ama açıkçası yani ben nasıl anlatabilirim ki bu şovu? Kelimelerle ifade demeyeceğim kadar görkemli, büyüleyici ve şaşırtıcıydı. O sahne... bu kadar farklı şekilde kullanılabilir mi? Türkiye’de de pek çok kez tiyatroya gittim, operaya da gittim ama o sahnedeki tasarımlar hep genelde sabit şeyler oluyorlar. Burda o sahne kah mezarlık oldu, kah ev oldu, kah ofis oldu aman ne bileyim ben. Işık oyunları, perde oyunları o kadar mükemmeldi ki. Uzunca bi süre ağzımız açık kaldı. Anlatılmaz yaşanır bir tecrübeydi. Yalnız işin komik yanı, daha önceki yazımda da kapitalizm çarklarından filan bahsetmiştim. Adamlar oyun çıkışı bize bu maskeyi sattılar ya! :) pazarlama stratejinize saygı duydum...

Böyle hayalete can kurban...

O kadar kilometre gidip de broadway şovuna gitmeden sakın dönmeyin. Bizim oyun Majestic Theatre’da oynuyordu. Böyle bir güzellik yol.


Majestic Theatre böyle bir yer. Bu sahnede neler oldu neler...



Ve Phantom of the Opera’nın müthiş melodisiyle kapatıyorum. (Ne New Yorkmuş anasını satıyım 10 günlük geziyi milim milim 1 aydır anlatıyorum.)



11 Ekim 2012 Perşembe

Geleceğe Dönüş


“Peki en sevdiğin yer neresi oldu?”
“Sen artık bi kere Amerika gördün! Bi daha buralarda yaşamak istemezsin...”
“Geri dönmek istemedin diii miiii....  L
“ Bana ne aldın??”
“Neler aldın bakalım kendine?! Alışveriş yaptın mı?”

Hee hee her yer nike anasını satıyım new balance’lar da 5 dolara. Geldim geleli yukarıdaki sorular birbiri ardına sorulmaya başladılar. Hee bir de neden kezban’a yazmıyormuşum da filan falan da... Yeni yazı görememişler de heyecanla bekliyorlarmış da (!) he he... Neyse evet ne diyorduk. Nasıldı biliyor musun, sanki ben çok uzun bir rüyadan uyanmış gibiydim döndüğümde. Hoş zaten 11 saat boyunca arkamdaki uzakdoğulu tiplerin ağzıma kadar soktukları bacakları nedeniyle ve sol pencere kenarımdan alanıma giren çoraplı ayak nedeniyle uyuyamadım. Ardından duty free alışverişlerimden eksik kalmayıp İzmir uçağına yetiştim. Uçakta sularım aka aka uyudum. 11 saatten sonra İstanbul İzmir arası resmen ışınlanmak gibi geldi çünkü... Uçaktan inip o “şekerbank şekerbank şekerbank” yazan halıların üzerinde ilerlerken gerçek anlamda gözlerim kapalı ve uçar vaziyette bavul alma şeysine doğru yürüyordum... Eve geldim, göz bandımı taktım ve laks! Direkt uyudum. Saat öğlendi. Aa? Merhabaaa jetlaaag! Tanıştığımıza HİÇ memnun olmadıııııım!!!

Bu ilüstrasyonu http://necdetyilmaz.com adlı siteden arakladım. Emeğe saygı... 


Ertesi gün işe gitmem gerekiyordu. Gidebileceğimi zannettim. Ancak uyandığımda saat 9’du! HASSSS. Dedim alarm çalmamış? İmkansız. Alarm çalmış görünüyor. Hayatımda ilk defa çalan alarmı kapatıp uyuyakalmışım. İlk defa!... ama normal. Sonraki 2 hafta boyunca kendime gelemedim. Gece 3’te uyudum, 7’de gayet zinde kalkıp işe gittim. Çok yemek yiyesim geldi, alt takımlarım düzene girmedi. Pislik iğrenç bir hayat sürdüm. Neyse şimdi herşey normal. Dakika dakika geri geldi biyolojik saatim. Artık 12’de uykum geliyor. 7’de de zar zor kalkıyorum. Peeh diye işe gidiyorum.

En çok nereyi sevdim... Neyini sevdim... Gerçeküstü olmasını sevdim aslında. Çünkü ne bileyim bi spiderman’ın uçtuğu binalara çıktım? Bi ironman’in evindeki manzarayı gördüm ben de... Bugüne kadar televizyonda görüp de gerçek olmadığını, bir film seti olduğunu sandığım her şey ordaydı. Ve ben içindeydim...

uu beybi bu Stark Tower'dan görünen Chrysler binası değil de nedir?


Yalnız arkadaş ben böyle kapitalist bir ülke görmedim. Pazarlama stratejisi, mükemmel. Her şey turistler için otomatiğe bağlanmış. Her şey “beni al al al” diye bağırıyor. İnsan satın almadan duramıyor. Nitekim ben durdum. Bütçem kısıtlıydı. Şöyle ki bi müzeye giriyosunuz mesela, müze bitiyor, hoop kafe, hoop hediyelikler! Kapısından çıkıyosunuz, hoop kapıda işportacılar şahane şeyler satıyorlar. Rockefeller observitory’ye çıktım. Gezdik ettik, bakındık. Asansörlere geri dönüyoruz, hoop hediyelikler. Özgürlük Anıtı’nı gezdik, fotoğraf çekildik ettik, geri dönüyoruz. Hoop kafe, hoop hediyelikler... Allahım yareppim. Kendimi kapitalist düzen çarkının içinde debelenen minik anlamsız bir yaratık gibi hissettim. En azından bizim ülkede turist faaliyetlerinde o kadar düzenli bir mekanizma yok hediyelik eşya pazarlaması konusunda. Onda da her şeyde olduğu gibi organizasyon eksikliği var.

Amerikalı insanlar iyi ya. Medeni filanlar. Ne bileyim yolda biri birine deyer deymez “SORRY!!” hemen bir özür bi şey. Burda omuz atıyolar, geçip gidiyo hayvanlar. Ama insan her yerde insan yane. Şu bara gittik.. Mc... neydi ya... Mc Sorley’s Old Ale House (foursquare’den baktım) Sanki tarihte yolculuk yapmışsın gibi. İçerisi zaten resmen küf kokuyor. (Şurası: http://www.mcsorleysnewyork.com/) Her şey ahşaptan. Duvarda fi tarihinden günümüze pek çok yazı, evrak, resim, aklına ne gelirse var. adamlar biralarını da kendileri yapıyorlarmış. Zaten adamların iddiası da şöyle bir şey: "We were here before you were born." Hani kovboy filmlerinde olur ya, yaylı kapıdan Saloon’a girersin. Öyle bi yer gibi. Sanki red kit bar’da oturuyormuş gibi geldi. Dül dül’de yalaktan su içiyormuşçasına... neyse 2 çeşit bira var toplamda. Biri light biri dark. 2 for each mi dedik ne dedik adam 4 bira getirdi. 2 kişiyiz zaten biz de. Su niyetine içtik. Sonra masamız büyüktü. Böyle 4 amerikalı geldi oturdu. Yankee maçından çıkmış tipler. Alkolün dibine vurmuşlar. Hi i’m bilmem ne deyip deyip tek tek oturdular. Kahretsin ki isim hatırlayamıyorum. Sonra dedim ya insan her yer de insan... benim yanıma oturan kızımız kuafördü. Allah bir çene vermiş başka da bişey vermemiş. Ay ben şöyleyim de böyleyim de, ay sen şöylesin de böylesin de. Bır bır bır konuştu. Beni ispanyollara benzetti, kerem’i de türklere. Aa neden acaba? :P J Ben de türk’e benzemedim diye havaya girmişim, her boku unutmuşum kızın bi bu cümlesini hatırlıyorum. Neyse sonra kız kalktı gitti. Sevgilisi, arkadaşları, çantası filan masadaydı. Sonra bi daha gelmedi. Biz hep o kızı merak ettik...


Siteye girerseniz, masaların bile aynı yuvarlak masalar olduğunu görebilirsiniz.


Başka nereleri beğendim, evet niyeyse Empire State Building’e çıkmak istemedim. Çünkü ona çıkınca, onu göremeyecektim... Dedim ben de o zaman Rockefeller’a çıkayım ki, Empire State gözlerimin önünde boylu boyunca uzansın...  Olay şöyle çalışıyor ilk önce her turistik aktivitedeki gibi sıraya giriyoruz, biletimizi alıyoruz ki 25 dolar, sonra size bi saat söylüyolar yaklaşık yarım saat sonrasını, oralarda takılıyorsunuz ki zaten her yer dükkan dolu yine istediğiniz kadar “takılabililir”siniz. Saatiniz geldiğinde asansöre sizinle aynı saate sahip biletli insanlarla biniyorsunuz. Asansörün ışıkları aniden sönüyor! Ve yukarı yöndeki şeffaf kısım ekrana dönüşüyor. Ama arka kısmında da yukarı doğru çıktığınızı görebilirsiniz.  1234567891011121314... müthiş bi hızla ışınlanıyorsunuz ve bildiği G yiyorsunuz orda... (bkz. G kuvveti) . ben de sanki çok akıllıyım da sanki güneşin battığı saati ayarlamışım gibi oldu ama denk geldi yani. Süper oldu. Böyle bi manzara yok. Bi tarafta central park harlem’e kadar boylu boyunca uzanıyor... Diğer tarafta empire state, chrysler... east river, hudson river...  yukarıda bulutlar, ordan geçen bir uçak... kartpostal gibiydi.








Yalnız, benim için turist olmanın en acı verici noktası, turist outfit’imden sıyrılamamış olmamdı. Yani önlük gibi bişey gibi yapıştı o kıyafetler bana. Bol pantolon / kot, tişört üstü sweatshirt, sırt çantası... Sonra vay efendim amerikalı erkeklerle tanıştın mı, evlendin mi diye mesaj atıyor bazı arkadaşlarım... O halde kendime bile bakamıyorum aynada... Adamlar beni napsın ayol? Sabah çıkıyorum, geceye kadar eve gelemiyorum. Yani şöyle bi imkanım olmadı, heh benim gezmem bitti, eve geliim bi duş alıp süsleniiim, çıkayım. Paso dışarda paso dışarda. Evimi sırtımda taşıdım resmen. Bir keresinde etekle çıkmıştım, ama artık new york’un gece aniden serinleyen havasına alıştığım için ( ay ay ay havalara bak ny havasına da alışmışmış allan salağı) çantama pantolon koymuştum, gittim  onu starbuck’sta değiştirdim. Yani starbuck’s her yerde starbuck’s. Buldun mu sığınıcaksın arkadaş.... Neyse işte bu yüzden de bara, gece klübüne pek gidemedim. İnsan ne yapmalı etmeli, tatilde merkezi bir yerde kendine ait bir otel odasında kalmalı...

turistim rahatım. inanır mısınız a dostlar bir süre sonra converse dediğin şey bile o kadar yürüyünce ayak vuruyormuş...


Ama ülkeme dönmek istemedim mi? Deli gibi istedim. Özlemedim mi? Özledim. Yapamazmışım abi ben... Yapamam işte. En sevdiklerim burda. Ayrıca insanın kendi ülkesi gibi yok be. Havaalanında gördüğüm ilk türk tipli amcaya sarılıcaktım. O kadar abarttım. 10 günde gurbetçi moduna aldım kendimi. Çok aptalca ama... napıyım aldım alla alla. Seviyorum ben buraları...


21 Eylül 2012 Cuma

3 Mahalle, 3 Ev, 3 Kanepe



Açılan kanepeler ve temiz çarşaflar aşkına!! Burada milyonların (milyonlar?) önünde and içiyorum ki evim olduğunda, bana kalmaya gelen misafirlerimi hep yumuşatıcı kokan güzel yastık kılıfları ile pofuduk yorganlar ve çizgili püripak çarşaflarda yatıracağım... (Hi there V. how you doin’? J )
3 mahalle, 3 ev, 3 kanepe... East Harlem, East Village, şimdi de Queens. Şehir plancısı içgüdülerimle New York’un sosyo-kültürel haritasını çıkarmak için kendimi hazır hissediyorum. East Harlem, bildiğiniz şu Brezilyalı çocuklar idi. East Village sevgili arkadaşım Kerem’in amerikalı arkadaşının evi idi. Burda birinin evi demek bu arada, koskoca evde at koşturuyosun, sana da misafir odasını açıyor demek değil. Bildiğin kanepede kalıyorsun işte. Bir de room mate’ler filan. Gerçi East Village’da kanepeden daha ötesi vardı yine hakkını yemeyelim. Şu an da yine başka bir sevgili arkadaşımın evine bildiğin sığınmış durumdayım. Acaba insan böyle arkadaşlarının kanepelerinde kala kala hayatını ne kadar idame ettirebilir? Hmmm... Homeless olmanın ucundan döndüm. Şu an çok bıdı bıdı yapmıcam ama. O üzerinde yazılar olan kartonu elimde tutup bavulumun ucuna kıvrıldığımı görmedim değil yani.  

sıçtığının resmi.

Şu an yanında kaldığım arkadaşım, neden gece dışarı çıkmadığımı sordu. Yorgunum, dinlenmek istiyorum dedim. “Ahan da new york orda? Sen de burdasın? Neden evde oturup film izleyesin ki?” Aslında film izlersem büyük ihtimalle içinde New York’u görürüm.

96th Street’te Starbucks kahvesi içerken, ilk kez sırt çantamı aldım, düz tişörtüm ve bol pantolonum ve buradaki bizlerin (hehe bizler mi? hemen de kendini içine dahil et özenti) comfy shoes dediği böyle rahat rahat ayakkaplarımı ayağıma geçirdim. Genelgeçer turist kıyafetimin üzerine geleneksel şaşkın ve meraklı ve hatta biraz da aptal turist bakışlarımı da takınarak bir elimde NYC Subway application’ı açık olan iphone’um, bir elimde haritam (ki bu harita sevdiğim bir arkadaşımdan hatıra olup şehri ikinci kez gezmektedir...) attım kendimi metro merdivenlerinden aşaaaa... Şimdi şöyle ki burda her şey bizim ülkemize göre ÇOK PAHALI. Bildiğin yurdum kentkartı ile 1,75TL’ye anasının nikahına seyahat edebiliyorken, burada 1 hafta geçerli metro card’a tam 29 dolar veriyorsun. He sınırsız ama TL ile çarpıp bölüp bişiler yaparsan çok. Normalde çalışan bir insan kentkartı ile ayda 70-80TL’ye seyahat edebiliyor. Burda ise aylık metro card 103 dolar. Yani türk maaşı ile pahalı işte buralar. Ama normalde 29 dolar artık bana bile küçük bir para olarak görünmeye başladı. Yemek yersin yani o parayla...

swipe...


Subway’in olayı basit. Yani harita okumayı bilmeyen en öküz insan bile anlar. Bence. Her hat bir renkle ifade edilmiş. Her hatta çalışan belli isimde trenler var. Bunlar bazı yerlerde harf, bazı yerlerde numara. Neyse her hat her durakta durmuyor. Ne bileyim east side’da uptown’dan downtown’a gelen bir insan 6’ya binerse her durakta durur ancak 4, 5 gibi hatlara binerse bunlar ekspres. Bazı duraklarda durmuyor. Neyse işte bu haritalarda gayet açıklayıcı şekilde bu bilgiler var. Her yerde de güzel güzel tabelalar var zaten anlıyorsun. Ayrıca o tabelalar ne ya öyle. Grafiksel açıdan bakıldığında hepsi şehrin karakterini yansıtıyor. Yani ne bileyim adeta bir marka NYC metrosu... Bence o grafik tasarımı, okullardaki derslere konu edilmeli. Yazı karakterleri ve anlatımların basitliği açısından diyorum.

Yazılar filan çok hoş değil mi?


Tabi bu metrolarda aynnneen filmlerde olduğu gibi klasik dans edenler, şarkı söyleyenler, efendim müzikal aletlerini çalanlar var. Zaten o özellikle aktarma yaptığın istasyonlarda garip bir akustik var. Ne hikmetse... süper oluyor bu insanları dinlemek. Yalnız metrolar böyle İstanbul İzmir’deki gibi yerin 1500km altında değil. 10 basamak iniyorsun. Çat metro. Bi de asansör her yerde yok. Yürüyen merdiven de çok nadir. Çünkü zaten dediğim gibi, 10 basamak...



Union Square... Çok şahane bir meydan. Orda oturup sıkılmadan saatlerce insanları seyredebilirsin. Nitekim sırt çantam ve aptal turist ifademle ben de onu yaptım. (Yalnız ben ilk gittiğimde bi protesto gösterisi vardı.) He bir de bu union square’in tam karşısından EŞŞEKLER KADAR büyük bir organik market var. Biz ki Türkiye yani tarım ülkesiyiz bilmem ne deriz. İki tane afedersin sikindirik organik pazarımız var diye laf ederiz. Whole Foods’u görmeden böyle konuşmamak gerekiyormuş. Burda vejeteryansan, yaşıyorsun ben onu anladım. Her yerde vejeteryanlar için heeeer şey var. İnanılmaz. Bi girin alışveriş yapın derim. He bir de kasa sırası çok acaip J ne bilim sıraya giriyorsun böyle renklere göre ayrılmış filan. Tatlı.



Union Square Park ve olaylar olaylar... 


Evet ne diyorduk. Burda union sq’de indikten sonra NYU sokakları arasından süzülerek Washington Square Park’a geldim. Parkın ortasında, artık nası oraya gelmiş, geceleri noluyo bilemiyorum ama, dana gibi bir piyano var. Etrafındaki banklara oturmuş insanlar. Bi tane abimiz de çalıyor işte. Sokak çalgıcısının artık üst seviyelerinde. Etrafta sincaplar filan. Bildiğin cennete gelmişsin gibi. Ancak tabi o an ilahi bişey oldu... Adam Yann Tiersen çalmaya başladı. Yann Tiersen...  (beni tanıyanlar bilirler ki la veille hayatımın fon müziğidir. Bilmiyorsanız da öğrenin. Kaç senelik insanım.)

Saygı duydum...


İşin komik yanı, dedim ya film izlersem, içinde ny’u görürüm diye. Akşam eve geldim. Friends açıktı televizyonda. Böyle dizilere ara görüntü koyarlar ya kentten enstanteneler. Washington Square park vardı, aaaaaa dedim, hemen turist heyecanı yaşadım. Öyle. Kimse heyecanlanmadı tabi benden başka. Evet evet dediler... ufo gören masum köylü muamelesi yaptılar bana.

Sonra SoHo sokaklarında random bir şekilde yürümeye başladım. Küçük dükkanlar, renkli renkli vitrinler... Sokak satıcıları... Sonra Broadway’e geldim. Çok çok dükkanlar... Öyle güzel yerler işte.

19 Eylül 2012 Çarşamba

İlk Anlar...


New York’ta turist olarak full time işe başladım. Çok para kazandığım söylenemez. Hatta üstüne para veriyorum. Sigortamı da kendim yapmak zorunda kaldım. He bir de sık sık mesaiye kalıyorum... Manhattan tavafımı tamamladıktan sonra, allah katında çok ayrı bir yere yükseleceğimi, “hacı” olmasa da o tarz bir sıfat kazanabileceğimi düşünüyorum. He ama dur ya biz zaten Türkiye’de birbirimize hacı diye sesleniyorduk değil mi? Hoşlandığım çocuk bana “hacı” deyince dünyam kararmamış mıydı? Tabi onu buraya entegre edemiyoruz. Ne bileyim, gidip; “what’s up pilgrim?” veyahut da “what did you do pilgrim?” diyemiyoruz (bkz. Naptın hacı). “what did you just call me?” diye girerler adama herhal...

Bu amerikalı vatandaş, bütün uçuş boyunca dua edip ağladı. sanırsam onun ilahi gücü ile buralara kadar geldik... 

ABD topraklarına ilk ayak bastığımda zilyonlarca insandan oluşan bir sıra beni kucaklıyordu. Her zaman olduğu gibi USA insanlarının kolayca geçebildiği ayrı yerler, diğer ülke vatandaşı olan visitor’ların onsekiz saat beklediği yerler şeklinde bir ayrım vardı. Customs and immigration’dı galiba beklediğimiz bu yerin adı. İşte bildiğin gişede memur adamlar var, seni alıp almıcaklarına dair güvenlik soruları yok parmak izi bıdı bıdısı filan yapıyorlar. Şöyle diyyim, yani türkiye’deki memur zihniyetine söveriz ya, burda da aynı yani. Mutsuz bi adam var, arada birileriyle muabbet edip kaytarıyo, başka biri “yaw burada sıra bekliyoruz!! İşini yap!” diye bağırıyo filan. Neyse bu bölümden kurtulunca kendini taksi sırasında buluyorsun. O sırayı da atlattıktan sonra, bildiğin filmlerdeki taksidesin abi. Yani o filmler, o taksi sürücüleri, her şey aynı diye bana bi kal geldi önce. Sanki setteyim lan? Jamaicalı abinin kırık ingilizcesi ile muabbet ediyorum filan. Değişik. Etrafa bakıyorum... Film film film. Amca aynı türkler gibi araba kullanıyor, yani ha şahine binmişsin istanbul’da, ha bunların ford’larına binmişsin. Aynı şey. Burda JFK’den Manhattan’a gitmek için taksiciler turistleri kazıklamasın diye fiks bir ücret belirlenmiş. Üzerine köprü ücretleri filan ekleniyor. Ben gelmeden önce incelemiştim 45 dolar+ ücretler idi. Aha bi baktım zam gelmiş 52 dolar olmuş. Aa dedim, iyi iyi şanslıyım yine (!)

Taksici amca, aldığın o hayvani tip'le çocuklarına güzel bişeyler almışsındır umarım...

İlk 2 günümü geçireceğim sevgili Brezilyalı arkadaşlarımın evine doğru yola çıkmam gerekiyordu. Arkadaşın telefonunu edinmiştim. Aradım, bana bi adres söyledi. Hacı dedim ben anlamam öyle taksiciye söyle sen dedim. Neyse o bana, ben taksiciye bilmem ne derken... Yani konuşma baabında, biz bi şekil Adriano ile buluştuk ve ben anahtarları aldım. Sonra adriano’nun evine doğru devam ettik. Ulan ülkeye ilk kez gelmişim, elimde anahtar, evi bul daireyi bul. Biraz maceralı oldu tabi. Taksici de onu tip’e boğmam için kıllık yaptı. Al dedim şu 10 doları (tip olaraktan), beni serbest bırak allah aşkına. Velhasıl eve geldim işte, klasik yine filmlerdeki gibi minik bir ev. 2 3 kişi yaşıyordu galiba. Kaldığım süre boyunca bile pek anlayamadım. Salon kanepesinde yatacaktım. Baktım ahan da kırık. Göçük. Eh dedim melis, hoş geldin.

Yolun solunda gördüğünüz şeyler, metro şantiyesi. yani ha üçkuyular poligon, ha east harlem  :)

Tabi eve geldiğimde saat 6 filandı herhal. Oysaki türkiye kafamla gece 1. Tabi geberiyorum. Migren, açlık... Buradaki arkadaşlarımla buluştum. Dediler ki, Melis Melis seni mahallemizin yeni bi restoranına götürelim dediler. Ben de kılım ya, otu boku yemiyorum, beni de yemeğe götürmek zahmetli bir iş...  Neyse menüyü aldık. Ana... Kavaklıdere, Sevilen... Adana Kebab... nolüyo len? İçim direkt ülke hasretiyle doldu da ben mi yanlış görüyorum? Sonra bize servis yapan garsona döndük dedik ki, “abii, sen Türk müsün??” “aa evet merhaba” filan derken, Türk restoranına gelmişiz. Sen kalk, İzmir’den NY’a gel, ilk restoranın Türk restoranı olsun. Zaten Ankara’ya ilk gittiğimde de beni rakı balığa götürmüşlerdi de Yunan şarkıları çalıyordu. Ege ezgisiymiş. Böyle de şanslı biriyimdir. Neyse yemekler lezzetli idi en azından...
Gypsy bizim Türkler'in mekanı. hemen yanı da Kinsale Tavern,yoksa orada da bira mı içmiştik yaw?

14 Eylül 2012 Cuma

Kezban Dış Hatlardan Bildiriyor


Şu an Versace’nin önünde oturmuş bu satırları yazıyorum. Her yerden parfüm kokuları geliyor... Duty free dediğin şey içtiğimiz alkol ile süründüğümüz alkolün (bkz. Parfüm) birbirine karıştığı bir aldatmacadan ibaretmiş...

Yanımdaki amca alamanca bir çengel bulmaca çözüyor. Az ötedeki Rihanna teyze çocuklarını bavul iteklediğimiz araca oturtmuş sürüklüyor. Arap şeyhi tipli amcalar kahvelerini yudumlarken, rengarenk elbiseli, saçlarına dev bişiler bağlamış ev terliğiyle gezen teyzeler yanımdan terliklerini sürüye sürüye geçiyorlar. Ben de ağzım açık insanlara bakıyorum.

Buraya kadar iyi idare ettim. Beklediğim kezbanlıkları çok da olsa sergilemedim. İç hatlardan dış hatlara tabelaları takip ederek kaybolmadan geldim (tamam yea aslında o kadar da öküz değilim). Delta kontuarını buldum. Check in’imi online yaptırdığım için büssürü insanın önüne geçtim. Sonra bi bayan gelip “bavulunuz size mi ait?” dedi. “Yok annene.” diyecektim ki, “evet?” dedim. “Siz mi hazırladınız?” dedi. “Yok annem.” diyecektim ki “e evet?” dedim. “İçindekilerin tamamı size mi ait?” dedi. “Yok annene.” diyecektim ki “e evet bana ait” dedim. “İçinde silah, delici, kesici alet var mı?” dedi... anneyle bağdaştıramadım tabi. “Walla törpüm var ama onla da kimseyi öldürmeyi planlamıyorum.” dedim. Sonra eki eki dedik. Bişiler yapıştırdı bavuluma. Sonra ben o gazla, haydi eyvallah dedim gittim. “Hanfendi boarding pass’iniz!!”... “hee di mi öyle de bişi vardı J” dedim ve kontuara doğru geri döndüm... “hanfendi bavulunuuuz?”... “aa dimi bavulumu da alsam iyi olur aslında...”

Evet böyle bir check in macerasından sonra duty free alanında halka karıştım.  D&R’dan kendime bir adet Uykusuz da almayı ihmal etmedim. Oh okur okur gülerim.

O zaman bir dahaki sefere inşallah varmış olurum dimi? Olurum heralde ya... dur bakalım.

11 Eylül 2012 Salı

RHCP Sonrası Bünye


Seyahat planımı yapmadan önce (plan mı? Bildiğin planım yok ki) RHCP konser biletlerimi ve uçak biletlerimi almıştım. Kimse gelmiyor mu, gidecektim? Konser mi ertelenecek, e İstanbul’da takılırdım canım? Konser ertelenmesi deyince bir parantez açmak isterim. Şöyle ki, ben ne zaman bi konser aktivitesine dahil olmak istesem, bilet alsam ya da almaya yeltensem, o müzisyen/grubun başına bişi gelir. Konser ertelenir, iptal olur. Amy Winehouse benim yüzümden ölmüş olabilir. Jamiroquai’ın ayağı da benden ötürü kırılmıştı. Burada huzurunuzda milyonlardan (blogu bi 50 kişi ziyaret etse iyi...) özür dilemek isterim. Böyle de bahtsız bir insanımdır. Herkes de beni böyle tanısın, bilsin. Heh ne diyorduk, RHCP. Şimdi şu gördüğünüz kezban, ömründe dünya çapında tanınan büyük bir müzisyenin konserine gitmemiştir. Oi va voi izlemiştir, Zaz izlemiştir, Nouvelle Vague konserinde alkolün de vermiş olduğu gazla sahneye çıkıp mikrofona yapışmıştır. Yapmıştır bunları, hiç de utanmamıştır. Ama ne festival ne bişey görmüş bir şahsiyettir.

Velhasıl ben de dedim ki ay ergenliğimin grubu geliyo, ben ki ergenlerin ergeni iken chat yazışmalarımda Californication’ı “cali4nication” olarak yazmış bir insanım, ben ki lisemin merdivenlerinde dönemin gitarist boy friend’i ile RHCP performansı sergilemiş yegane bayan vokalim, ölmeden şu adamları göreyim dedim, hay demez olaydım. İstanbul sen bizi hakkaten hapsetmiş, ilaçlayıp berbat etmişsin, iyi demiş pop şarkıları. Yahu bir konser alanına varmak bu kadar mı zor olabilir? Varıldığında içeri girmek bu kadar mı zor olabilir? İçeri girildiğinde su satın almak, çiş yapmak bu kadar mı işkence dolu olur? Girilen konser alanından çıkmaya çalışan insanlar hapsedilip engellenebilir mi? Of daha fazla soru sormayacağım hakkaten... Zaten gazeteler, internet siteleri boy boy yazdı, hatta sözlükten de takip edebilirsiniz ahan da: http://beta.eksisozluk.com/8-eylul-2012-rhcp-istanbul-konseri--3318420

Bu, kategori 1'deki bi insanın, şans eseri önü açıldığında göreceği görüntüdür.
Ama aslıda böyle şeyler oluyordu. İlhan Erşahin falan... Biz ne gördük ne de duyduk.

Sonuç olarak biz Anthony Kiedis’i televizyondan izlicez diye 150TL verdik. Oysaki gidip d&r’dan konser dvd’sini 30-40 liraya alıp evde adamın burun kıllarına varıncaya kadar full hd izlerdim ne güzel. Hem de oturarak. (Ya bıragallaaşkına kesin torrent indirirdim.)  Böylece belim de kırılmamış olurdu. Yaşlılık ne yapacaksın. Beni Asmalı’ya çağıran arkadaşlara mesaj olarak “ben götü başı dağıttım. eve gidiyorum.” derken kendimden utanmadım değil.

Yoo yoo... extra bagaj ücreti ödeyecek göz bende var mı?

Şimdi aslında benim bavul hazırlama girişimlerinde bulunmam gerekiyor. Bildiğimiz gibi bavul hazırlama sanatı, yolculuğa çıkarken kapanan bavulu, yolculuk dönüşü kapatabilene aşk olan bir sanattır... Ve işimiz şimdi daha zor. Zira, havayolu şirketleri bavullarımızı hazırlarken bizim birer mühendis olmamızı şart koşuyorlar. Lafa bak: 

· Weigh 50 pounds (23 kg) or less.
·  Not exceed 62 inches (157 cm) when you total length+width+height.

Adam bildiğin denklem vermiş hacı. Elimde metre, yerde tartı, kah boyutlarını ölçüyorum, kah tartıya çıkıyorum iniyorum. Bildiğin akrobasi. Artı ben bir kadınım. Sürekli kafamda “NE GİYSEM?” denklemi dolanıp duruyor. Ya fancy bir restorana gitmem gerekirse, ya bi gece klübüne girecek olursam, ya yağmur yağarsa, ya üşürsem, ya o ya şu ya bu... Ben de kendimce bi yöntem geliştirdim. Gardrobumu bir ön elemeye tabi tuttum. Ön elemeden geçenleri bavulun içine attım. Şimdi cumaya kadar ordan elemeleri yapıcam. Yedekler ve asiller belirlenecek. Asil olup da benimle amerika’ya gelmeye hak kazananlar ütülenecek. Kapiş?

31 Ağustos 2012 Cuma

Yatacak Yerin Yok Kızım...


Siz siz olun, kıtalar arası uçak biletlerinizi almadan önce, kendinize önce kalacak bir yer ayarlayın.

Derler ya... “Siz siz olun siyah pantolon üzerine kahverengi ceket giymeyin.”, “Siz siz olun güneş kremi sürmeden öğle saatlerinde güneşe çıkmayın” Of şu an var ya, tüm kelimeler anlamını yitirmiş durumda. Biz kimiz, neyiz, siz kimsiniz, orada neler oluyor demek istiyorum.

Böyle klişe bir kalıpla ahkam kesecek değilim. Siz siz olunmuş... He akıllı adam kıtalar arası yapacağı ilk yolculukta kalacak yer ayarlamadan olaya girişmez. Yatacak yerin yok kızım New York senin neyine derler adama. Ama işte olay benim gibi tez canlı, inatçı bir bünyede cereyan ediyorsa, her an her şey olabilir.
2012 yılına girdiğimizde her yalnız genç kız gibi (genç kız mı?), “ehe 2012 çok farklı bir yıl olacak, özgür olucaaam, uçucaam kaçıcaam” modunda bir beklentiler zincirinin içinde buldum kendimi. (Gittim saçımı kızıla boyattım ki bu tamamen bir buhran anına denk gelmişti, sonra kendi rengime geri döndüm.) Kalktım İzmir’den İstanbul’a vize görüşmesine gittim. Vizemi aldım, daha pasaport gelmeden ertesi gün New York biletimi aldım. Sonra her şey tepetaklak geldi tabi. Oraları çok kurcalamadan kısacası biletlerimi açığa aldığımı belirtip konuyu kısa kesiyorum. Öhöm.

Gel zaman git zaman, dedim ki yalnız bir genç kızım (genç kız mı?), benle New York’a gelen bir arkadaş, bir deluganlı yok. Şu biletleri ben artık yeniden gündeme taşıyayım da 2012 hayallerim de suya düşmemiş olsun dedim. Biletlerimi aldım efendim. 14 eylül gidiş, 25 eylül dönüş.

Geçen arkadaşlarla oturuyoruz sahilde. Denize giriyoruz, güneşleniyoruz. Dediler ki “ee melis nedir noldu senin bu seyahat?”. “E gidiyorum işte 14’ünde.” dedim. Dediler “nerde kalıcaksın?”. Dedim “bilmiyorum?”. “Lan kim vurduya gidiceksin melis. Helal olsun ne cesaretli kızmışsın ayol” dediler. Aha aldı mı beni  bir telaş? Harbiden lan ben nerde kalıcam dedim. Birden arka fonda Mattafix-Big City Life çalmaya başladı tabi bende. İniyoruz JFK’ye. Her yerde binlerce yönlendirme tabelası. Hüüüüü nereye gidicem lan ben, diye kalıyorum ben çek çek valizimle. Bir tekerlek sesi beni takip ediyor. Homeland Security abileri soruyorlar “Where will you be staying during your vacation?” diye. Ben çok salak bakıyorum, cevap veremiyorum. “Sorry...” diyip beni Türkiye’ye geri postalıyorlar. Bunların hepsi oluyor, hem de beynimin içinde. Böyle de senarist bir alt yapım vardır.

Dedim ki melis, hadi bakalım iş başa düştü.

Bir arkadaşım bi site önermişti. http://www.airbnb.com ... Başladım burdan insanlarla iletişmeye. Bikaç iyi kalpli olduğunu varsaydığım kişi geri dönüş yaptı. Açıkçası site baya güzel çalışıyor. Ben de kezbanım diye hep “female only” “no guys sorry” tarzındaki ilanlara mesaj attım. Sonra “private room” olmasına dikkat ettim. Öyle dedim elalemin salon kanepesinde filan yatmayayım, kırk yılda bir gidiyorum zaten. Mahallesi düzgün müdür, metroya yakın mıdır hep sordum soruşturdum. Artık Upper East Side senin, Queens benim, Brooklyn oradaysa, Harlem olmaz ı ıh, diye diye bildiğin Google Maps sokak görünümünden tüm kenti gezdim ezberledim. İyi de oldu. Sonra artık tam Lucy diye kıl bir kızcağızla anlaşacaktık ki sabah bir telefon geldi... Boston’da yaşayan üniversite arkadaşım. “Olduğun yerde kal! Sakın para mara ödeme. Sana kalacak yer buldum!!...” Oleeey dedim 600 dolar cebime kaldı laa! Bildiğin piyango lan... Sevindim tabi.

Brezilyalılar'la pek anlaşamadık. Sonra birileri 911'i aramış tabi...

E 102nd St’deymiş yer (iist yüzikinci sıtrit). Böyle baktım bloklar filan var. Oralarmış... Önce onu öğrendim. Sevindim e iyi dedim yakınmış. Sonra ev sahibi iki Brezilyalı imiş onu öğrendim. Sonra korktum ben açıkçası. Ben Karşıyakalı bilirim, İstanbullu bilirim. Ama Brezilyalı mı? Hey adamım... Orda biraz dur tamam mı? Bu lanet olasıca şehirde Brezilyalılar’la mı kalıcam dostum ha? Yoo yoo... Dostum kaç! Aynasızlar geliyor! Oh hayır lanet olsun!