31 Ağustos 2012 Cuma

Yatacak Yerin Yok Kızım...


Siz siz olun, kıtalar arası uçak biletlerinizi almadan önce, kendinize önce kalacak bir yer ayarlayın.

Derler ya... “Siz siz olun siyah pantolon üzerine kahverengi ceket giymeyin.”, “Siz siz olun güneş kremi sürmeden öğle saatlerinde güneşe çıkmayın” Of şu an var ya, tüm kelimeler anlamını yitirmiş durumda. Biz kimiz, neyiz, siz kimsiniz, orada neler oluyor demek istiyorum.

Böyle klişe bir kalıpla ahkam kesecek değilim. Siz siz olunmuş... He akıllı adam kıtalar arası yapacağı ilk yolculukta kalacak yer ayarlamadan olaya girişmez. Yatacak yerin yok kızım New York senin neyine derler adama. Ama işte olay benim gibi tez canlı, inatçı bir bünyede cereyan ediyorsa, her an her şey olabilir.
2012 yılına girdiğimizde her yalnız genç kız gibi (genç kız mı?), “ehe 2012 çok farklı bir yıl olacak, özgür olucaaam, uçucaam kaçıcaam” modunda bir beklentiler zincirinin içinde buldum kendimi. (Gittim saçımı kızıla boyattım ki bu tamamen bir buhran anına denk gelmişti, sonra kendi rengime geri döndüm.) Kalktım İzmir’den İstanbul’a vize görüşmesine gittim. Vizemi aldım, daha pasaport gelmeden ertesi gün New York biletimi aldım. Sonra her şey tepetaklak geldi tabi. Oraları çok kurcalamadan kısacası biletlerimi açığa aldığımı belirtip konuyu kısa kesiyorum. Öhöm.

Gel zaman git zaman, dedim ki yalnız bir genç kızım (genç kız mı?), benle New York’a gelen bir arkadaş, bir deluganlı yok. Şu biletleri ben artık yeniden gündeme taşıyayım da 2012 hayallerim de suya düşmemiş olsun dedim. Biletlerimi aldım efendim. 14 eylül gidiş, 25 eylül dönüş.

Geçen arkadaşlarla oturuyoruz sahilde. Denize giriyoruz, güneşleniyoruz. Dediler ki “ee melis nedir noldu senin bu seyahat?”. “E gidiyorum işte 14’ünde.” dedim. Dediler “nerde kalıcaksın?”. Dedim “bilmiyorum?”. “Lan kim vurduya gidiceksin melis. Helal olsun ne cesaretli kızmışsın ayol” dediler. Aha aldı mı beni  bir telaş? Harbiden lan ben nerde kalıcam dedim. Birden arka fonda Mattafix-Big City Life çalmaya başladı tabi bende. İniyoruz JFK’ye. Her yerde binlerce yönlendirme tabelası. Hüüüüü nereye gidicem lan ben, diye kalıyorum ben çek çek valizimle. Bir tekerlek sesi beni takip ediyor. Homeland Security abileri soruyorlar “Where will you be staying during your vacation?” diye. Ben çok salak bakıyorum, cevap veremiyorum. “Sorry...” diyip beni Türkiye’ye geri postalıyorlar. Bunların hepsi oluyor, hem de beynimin içinde. Böyle de senarist bir alt yapım vardır.

Dedim ki melis, hadi bakalım iş başa düştü.

Bir arkadaşım bi site önermişti. http://www.airbnb.com ... Başladım burdan insanlarla iletişmeye. Bikaç iyi kalpli olduğunu varsaydığım kişi geri dönüş yaptı. Açıkçası site baya güzel çalışıyor. Ben de kezbanım diye hep “female only” “no guys sorry” tarzındaki ilanlara mesaj attım. Sonra “private room” olmasına dikkat ettim. Öyle dedim elalemin salon kanepesinde filan yatmayayım, kırk yılda bir gidiyorum zaten. Mahallesi düzgün müdür, metroya yakın mıdır hep sordum soruşturdum. Artık Upper East Side senin, Queens benim, Brooklyn oradaysa, Harlem olmaz ı ıh, diye diye bildiğin Google Maps sokak görünümünden tüm kenti gezdim ezberledim. İyi de oldu. Sonra artık tam Lucy diye kıl bir kızcağızla anlaşacaktık ki sabah bir telefon geldi... Boston’da yaşayan üniversite arkadaşım. “Olduğun yerde kal! Sakın para mara ödeme. Sana kalacak yer buldum!!...” Oleeey dedim 600 dolar cebime kaldı laa! Bildiğin piyango lan... Sevindim tabi.

Brezilyalılar'la pek anlaşamadık. Sonra birileri 911'i aramış tabi...

E 102nd St’deymiş yer (iist yüzikinci sıtrit). Böyle baktım bloklar filan var. Oralarmış... Önce onu öğrendim. Sevindim e iyi dedim yakınmış. Sonra ev sahibi iki Brezilyalı imiş onu öğrendim. Sonra korktum ben açıkçası. Ben Karşıyakalı bilirim, İstanbullu bilirim. Ama Brezilyalı mı? Hey adamım... Orda biraz dur tamam mı? Bu lanet olasıca şehirde Brezilyalılar’la mı kalıcam dostum ha? Yoo yoo... Dostum kaç! Aynasızlar geliyor! Oh hayır lanet olsun! 

30 Ağustos 2012 Perşembe

Köprüden yürüyerek geçebiliyor muyuz?

15 yaşında ilk kez Zeynepler'de kalmaya İstanbul'a geldim. Bayramdı. Otobüslerde yer filan kalmamıştı pek... Dandik bir otobüs firmasından bi bilet almıştı babam. Bizim aile bireylerinin tamamı İzmir; hatta bilemedin Konak İlçesi sınırları içerisinde ikamet ederler bu arada... İzmir dışını pek bilmeyiz. Ondan otogarmış, efendim otobüsmüş, yolculukmuş, bu seyahatsal yönlerimiz pek gelişik değildir. Neyseki ben kısıtlı olanaklar dahilinde ufkumu geniş tutmayı başarmışım... Neyse işte otogara geldik, otobüse bindik. Dakka bir benim yerimde bir bayan oturuyor. "Pardon cam kenarı benim de geçebilir miyim?" dedim.. Bayan da "?" böyle bana baktı. Aha, teyze yabancıydı. "can i sit by the window, i think its my seat?" tarzında bişi dedim. Teyzem "ohhhh ok" diyip hemen yer değiştirdi. Ancak işte o zaman anlamıştım ki... İngilizce bildiğim için... O otobüste hayatım kaymış demekti.

Dandik otobüsümüz hem çok yavaş yol alıyordu, hem yollar karlı idi ki Manisa'da biz dualar okumaya başladık. Yıl işte 2000 filan heralde, insanlar otobüsün içinde sigara yaktılar streslenip. Böyle bok gibi bi ortam var kısacası. O dönemde de işte Yalova depremi hala konuşulan bişey, yolda yıkılan kırılan bişeyler gördük vah vah dedik diye hatırlıyorum. Bu benim yanıma oturup beynimi si... şey eden teyze de meğersem deprem amaçlı gönüllü olarak gelmiş. Yol boyunca hayat hikayesini baya anlattı bana. Sonra ben sinirlendim kulaklıklarımı taktım. Sonra teyze omzuma vurdu, eliyle "çıkar çıkar la daha anlatacaklarım bitmedi!!" dedi bana... ben hep o teyzeyi dinledim durdum.

Sonra İstanbul'a gelmiştik artık heralde ki muavin amca tek tek nerede ineceğini soruyordu insanlara. Sonra sıra bana geldi. "Nerde ineceksin!?!" dedi, ben de: "Harlem!" dedim. Sonra amcanın burda : "oooo sen çok yanlış gelmişsin hacı. upper east side'ın böyle az yukarısı olur oralar. aman diyyim" demesi gerekirdi herhal... Ancak amca sesini çıkarmadı. Ben de içimden "Harlem ne lan... O sanki başka bi yerdi... Harem miydi  yaa uuff" diye streslere girmiştim. Neyse indik ettik buluştuk.

Harlem böyle bi yer hey yo!
Harem otogarı ise böyle bi yer... Resimdeki 7 farkı bulunuz.
Sonra bayram tabi. Büyükşehir... Metropol insanları. Zeynepler de maşallah Bağdat Caddesi'nin orta yerinde ikamet ediyorlar. Kalabalık da kalabalık her yer. Ben sürekli karşıyı merak ediyorum. Karşıya nasıl geçilir, karşı nedir, Avrupa yakası nasıl bir yerdir... Sorular sorup duruyorum. Sonra işte Zeynep dedi ki bana, "burdan böyle dümdüz gittin miydi Kadıköy" dedi. "Ee dedim Kadıköy'den sonra?", "Kadıköy'den sonra köprü geliyor." dedi. "E köprüden sonra?" dedim... "Köprüden sonra işte karşıya geçiyorsun" dedi... "Haaaa" dedim "hadi köprüye  doğru yürüyelim madem, karşıya geçelim ??!?!" dedim. "Nası?" dedi Zeynep."E yürüyerek !?!?" dedim.. "Ehehe... Oha. Köprüden yürüyemeyiz." dedi. Severdi beni kerata. İşte kıta değiştirme hayallerim daha o zaman suya düşmüştü.
15 yaşında yürüyerek geçmek istediğin köprü. Bono yürüdü ama di mi?

İşte böylece yıllar yıllar yıllar geçti, gerek ekonomik kısıtlılıklar olsun, gerekse ekonomik kısıtlılıklar ve bir takım maddi olanaksızlıklar nedeniyle :) biz o kıtaları hiç değiştiremedik.

Ne zaman ki çok çalıştık, azimle sıçtık, o zaman dedik ki: "anne, baba. ben Amerika'ya gidiyorum."

Sonra böyle hayatında hiç yurtdışına çıkmamış bir kızın, kimseyi tanımadığı eşşek kadar kıtada, how to make it in america dizisi misali kafaya koyduğunu yapma çabası böylece bir projeye dönüştü. Dur bakalım neler olacak, haydi hayırlısı.