Açılan kanepeler ve temiz çarşaflar aşkına!! Burada
milyonların (milyonlar?) önünde and içiyorum ki evim olduğunda, bana kalmaya
gelen misafirlerimi hep yumuşatıcı kokan güzel yastık kılıfları ile pofuduk
yorganlar ve çizgili püripak çarşaflarda yatıracağım... (Hi there V. how you
doin’? J )
3 mahalle, 3 ev, 3 kanepe... East Harlem, East Village,
şimdi de Queens. Şehir plancısı içgüdülerimle New York’un sosyo-kültürel
haritasını çıkarmak için kendimi hazır hissediyorum. East Harlem, bildiğiniz şu
Brezilyalı çocuklar idi. East Village sevgili arkadaşım Kerem’in amerikalı
arkadaşının evi idi. Burda birinin evi demek bu arada, koskoca evde at koşturuyosun,
sana da misafir odasını açıyor demek değil. Bildiğin kanepede kalıyorsun işte.
Bir de room mate’ler filan. Gerçi East Village’da kanepeden daha ötesi vardı
yine hakkını yemeyelim. Şu an da yine başka bir sevgili arkadaşımın evine
bildiğin sığınmış durumdayım. Acaba insan böyle arkadaşlarının kanepelerinde
kala kala hayatını ne kadar idame ettirebilir? Hmmm... Homeless olmanın ucundan
döndüm. Şu an çok bıdı bıdı yapmıcam ama. O üzerinde yazılar olan kartonu
elimde tutup bavulumun ucuna kıvrıldığımı görmedim değil yani.
| sıçtığının resmi. |
Şu an yanında kaldığım arkadaşım, neden gece dışarı
çıkmadığımı sordu. Yorgunum, dinlenmek istiyorum dedim. “Ahan da new york orda?
Sen de burdasın? Neden evde oturup film izleyesin ki?” Aslında film izlersem
büyük ihtimalle içinde New York’u görürüm.
96th Street’te Starbucks kahvesi içerken, ilk kez sırt
çantamı aldım, düz tişörtüm ve bol pantolonum ve buradaki bizlerin (hehe bizler
mi? hemen de kendini içine dahil et özenti) comfy shoes dediği böyle rahat
rahat ayakkaplarımı ayağıma geçirdim. Genelgeçer turist kıyafetimin üzerine
geleneksel şaşkın ve meraklı ve hatta biraz da aptal turist bakışlarımı da
takınarak bir elimde NYC Subway application’ı açık olan iphone’um, bir elimde
haritam (ki bu harita sevdiğim bir arkadaşımdan hatıra olup şehri ikinci kez
gezmektedir...) attım kendimi metro merdivenlerinden aşaaaa... Şimdi şöyle ki
burda her şey bizim ülkemize göre ÇOK PAHALI. Bildiğin yurdum kentkartı ile
1,75TL’ye anasının nikahına seyahat edebiliyorken, burada 1 hafta geçerli metro
card’a tam 29 dolar veriyorsun. He sınırsız ama TL ile çarpıp bölüp bişiler
yaparsan çok. Normalde çalışan bir insan kentkartı ile ayda 70-80TL’ye seyahat
edebiliyor. Burda ise aylık metro card 103 dolar. Yani türk maaşı ile pahalı
işte buralar. Ama normalde 29 dolar artık bana bile küçük bir para olarak
görünmeye başladı. Yemek yersin yani o parayla...
![]() |
| swipe... |
Subway’in olayı basit. Yani harita okumayı bilmeyen en öküz
insan bile anlar. Bence. Her hat bir renkle ifade edilmiş. Her hatta çalışan
belli isimde trenler var. Bunlar bazı yerlerde harf, bazı yerlerde numara.
Neyse her hat her durakta durmuyor. Ne bileyim east side’da uptown’dan
downtown’a gelen bir insan 6’ya binerse her durakta durur ancak 4, 5 gibi
hatlara binerse bunlar ekspres. Bazı duraklarda durmuyor. Neyse işte bu
haritalarda gayet açıklayıcı şekilde bu bilgiler var. Her yerde de güzel güzel
tabelalar var zaten anlıyorsun. Ayrıca o tabelalar ne ya öyle. Grafiksel açıdan
bakıldığında hepsi şehrin karakterini yansıtıyor. Yani ne bileyim adeta bir
marka NYC metrosu... Bence o grafik tasarımı, okullardaki derslere konu
edilmeli. Yazı karakterleri ve anlatımların basitliği açısından diyorum.
| Yazılar filan çok hoş değil mi? |
Tabi bu metrolarda aynnneen filmlerde olduğu gibi klasik
dans edenler, şarkı söyleyenler, efendim müzikal aletlerini çalanlar var. Zaten
o özellikle aktarma yaptığın istasyonlarda garip bir akustik var. Ne
hikmetse... süper oluyor bu insanları dinlemek. Yalnız metrolar böyle İstanbul
İzmir’deki gibi yerin 1500km altında değil. 10 basamak iniyorsun. Çat metro. Bi
de asansör her yerde yok. Yürüyen merdiven de çok nadir. Çünkü zaten dediğim
gibi, 10 basamak...
Union Square... Çok şahane bir meydan. Orda oturup
sıkılmadan saatlerce insanları seyredebilirsin. Nitekim sırt çantam ve aptal
turist ifademle ben de onu yaptım. (Yalnız ben ilk gittiğimde bi protesto gösterisi vardı.) He bir de bu union square’in tam karşısından
EŞŞEKLER KADAR büyük bir organik market var. Biz ki Türkiye yani tarım
ülkesiyiz bilmem ne deriz. İki tane afedersin sikindirik organik pazarımız var
diye laf ederiz. Whole Foods’u görmeden böyle konuşmamak gerekiyormuş. Burda
vejeteryansan, yaşıyorsun ben onu anladım. Her yerde vejeteryanlar için heeeer
şey var. İnanılmaz. Bi girin alışveriş yapın derim. He bir de kasa sırası çok
acaip J
ne bilim sıraya giriyorsun böyle renklere göre ayrılmış filan. Tatlı.
| Union Square Park ve olaylar olaylar... |
Evet ne diyorduk. Burda union sq’de indikten sonra NYU
sokakları arasından süzülerek Washington Square Park’a geldim. Parkın ortasında,
artık nası oraya gelmiş, geceleri noluyo bilemiyorum ama, dana gibi bir piyano
var. Etrafındaki banklara oturmuş insanlar. Bi tane abimiz de çalıyor işte.
Sokak çalgıcısının artık üst seviyelerinde. Etrafta sincaplar filan. Bildiğin
cennete gelmişsin gibi. Ancak tabi o an ilahi bişey oldu... Adam Yann Tiersen
çalmaya başladı. Yann Tiersen... (beni
tanıyanlar bilirler ki la veille hayatımın fon müziğidir. Bilmiyorsanız da
öğrenin. Kaç senelik insanım.)
| Saygı duydum... |
İşin komik yanı, dedim ya film izlersem, içinde ny’u görürüm
diye. Akşam eve geldim. Friends açıktı televizyonda. Böyle dizilere ara görüntü
koyarlar ya kentten enstanteneler. Washington Square park vardı, aaaaaa dedim,
hemen turist heyecanı yaşadım. Öyle. Kimse heyecanlanmadı tabi benden başka.
Evet evet dediler... ufo gören masum köylü muamelesi yaptılar bana.
Sonra SoHo sokaklarında random bir şekilde yürümeye başladım.
Küçük dükkanlar, renkli renkli vitrinler... Sokak satıcıları... Sonra
Broadway’e geldim. Çok çok dükkanlar... Öyle güzel yerler işte.
