21 Eylül 2012 Cuma

3 Mahalle, 3 Ev, 3 Kanepe



Açılan kanepeler ve temiz çarşaflar aşkına!! Burada milyonların (milyonlar?) önünde and içiyorum ki evim olduğunda, bana kalmaya gelen misafirlerimi hep yumuşatıcı kokan güzel yastık kılıfları ile pofuduk yorganlar ve çizgili püripak çarşaflarda yatıracağım... (Hi there V. how you doin’? J )
3 mahalle, 3 ev, 3 kanepe... East Harlem, East Village, şimdi de Queens. Şehir plancısı içgüdülerimle New York’un sosyo-kültürel haritasını çıkarmak için kendimi hazır hissediyorum. East Harlem, bildiğiniz şu Brezilyalı çocuklar idi. East Village sevgili arkadaşım Kerem’in amerikalı arkadaşının evi idi. Burda birinin evi demek bu arada, koskoca evde at koşturuyosun, sana da misafir odasını açıyor demek değil. Bildiğin kanepede kalıyorsun işte. Bir de room mate’ler filan. Gerçi East Village’da kanepeden daha ötesi vardı yine hakkını yemeyelim. Şu an da yine başka bir sevgili arkadaşımın evine bildiğin sığınmış durumdayım. Acaba insan böyle arkadaşlarının kanepelerinde kala kala hayatını ne kadar idame ettirebilir? Hmmm... Homeless olmanın ucundan döndüm. Şu an çok bıdı bıdı yapmıcam ama. O üzerinde yazılar olan kartonu elimde tutup bavulumun ucuna kıvrıldığımı görmedim değil yani.  

sıçtığının resmi.

Şu an yanında kaldığım arkadaşım, neden gece dışarı çıkmadığımı sordu. Yorgunum, dinlenmek istiyorum dedim. “Ahan da new york orda? Sen de burdasın? Neden evde oturup film izleyesin ki?” Aslında film izlersem büyük ihtimalle içinde New York’u görürüm.

96th Street’te Starbucks kahvesi içerken, ilk kez sırt çantamı aldım, düz tişörtüm ve bol pantolonum ve buradaki bizlerin (hehe bizler mi? hemen de kendini içine dahil et özenti) comfy shoes dediği böyle rahat rahat ayakkaplarımı ayağıma geçirdim. Genelgeçer turist kıyafetimin üzerine geleneksel şaşkın ve meraklı ve hatta biraz da aptal turist bakışlarımı da takınarak bir elimde NYC Subway application’ı açık olan iphone’um, bir elimde haritam (ki bu harita sevdiğim bir arkadaşımdan hatıra olup şehri ikinci kez gezmektedir...) attım kendimi metro merdivenlerinden aşaaaa... Şimdi şöyle ki burda her şey bizim ülkemize göre ÇOK PAHALI. Bildiğin yurdum kentkartı ile 1,75TL’ye anasının nikahına seyahat edebiliyorken, burada 1 hafta geçerli metro card’a tam 29 dolar veriyorsun. He sınırsız ama TL ile çarpıp bölüp bişiler yaparsan çok. Normalde çalışan bir insan kentkartı ile ayda 70-80TL’ye seyahat edebiliyor. Burda ise aylık metro card 103 dolar. Yani türk maaşı ile pahalı işte buralar. Ama normalde 29 dolar artık bana bile küçük bir para olarak görünmeye başladı. Yemek yersin yani o parayla...

swipe...


Subway’in olayı basit. Yani harita okumayı bilmeyen en öküz insan bile anlar. Bence. Her hat bir renkle ifade edilmiş. Her hatta çalışan belli isimde trenler var. Bunlar bazı yerlerde harf, bazı yerlerde numara. Neyse her hat her durakta durmuyor. Ne bileyim east side’da uptown’dan downtown’a gelen bir insan 6’ya binerse her durakta durur ancak 4, 5 gibi hatlara binerse bunlar ekspres. Bazı duraklarda durmuyor. Neyse işte bu haritalarda gayet açıklayıcı şekilde bu bilgiler var. Her yerde de güzel güzel tabelalar var zaten anlıyorsun. Ayrıca o tabelalar ne ya öyle. Grafiksel açıdan bakıldığında hepsi şehrin karakterini yansıtıyor. Yani ne bileyim adeta bir marka NYC metrosu... Bence o grafik tasarımı, okullardaki derslere konu edilmeli. Yazı karakterleri ve anlatımların basitliği açısından diyorum.

Yazılar filan çok hoş değil mi?


Tabi bu metrolarda aynnneen filmlerde olduğu gibi klasik dans edenler, şarkı söyleyenler, efendim müzikal aletlerini çalanlar var. Zaten o özellikle aktarma yaptığın istasyonlarda garip bir akustik var. Ne hikmetse... süper oluyor bu insanları dinlemek. Yalnız metrolar böyle İstanbul İzmir’deki gibi yerin 1500km altında değil. 10 basamak iniyorsun. Çat metro. Bi de asansör her yerde yok. Yürüyen merdiven de çok nadir. Çünkü zaten dediğim gibi, 10 basamak...



Union Square... Çok şahane bir meydan. Orda oturup sıkılmadan saatlerce insanları seyredebilirsin. Nitekim sırt çantam ve aptal turist ifademle ben de onu yaptım. (Yalnız ben ilk gittiğimde bi protesto gösterisi vardı.) He bir de bu union square’in tam karşısından EŞŞEKLER KADAR büyük bir organik market var. Biz ki Türkiye yani tarım ülkesiyiz bilmem ne deriz. İki tane afedersin sikindirik organik pazarımız var diye laf ederiz. Whole Foods’u görmeden böyle konuşmamak gerekiyormuş. Burda vejeteryansan, yaşıyorsun ben onu anladım. Her yerde vejeteryanlar için heeeer şey var. İnanılmaz. Bi girin alışveriş yapın derim. He bir de kasa sırası çok acaip J ne bilim sıraya giriyorsun böyle renklere göre ayrılmış filan. Tatlı.



Union Square Park ve olaylar olaylar... 


Evet ne diyorduk. Burda union sq’de indikten sonra NYU sokakları arasından süzülerek Washington Square Park’a geldim. Parkın ortasında, artık nası oraya gelmiş, geceleri noluyo bilemiyorum ama, dana gibi bir piyano var. Etrafındaki banklara oturmuş insanlar. Bi tane abimiz de çalıyor işte. Sokak çalgıcısının artık üst seviyelerinde. Etrafta sincaplar filan. Bildiğin cennete gelmişsin gibi. Ancak tabi o an ilahi bişey oldu... Adam Yann Tiersen çalmaya başladı. Yann Tiersen...  (beni tanıyanlar bilirler ki la veille hayatımın fon müziğidir. Bilmiyorsanız da öğrenin. Kaç senelik insanım.)

Saygı duydum...


İşin komik yanı, dedim ya film izlersem, içinde ny’u görürüm diye. Akşam eve geldim. Friends açıktı televizyonda. Böyle dizilere ara görüntü koyarlar ya kentten enstanteneler. Washington Square park vardı, aaaaaa dedim, hemen turist heyecanı yaşadım. Öyle. Kimse heyecanlanmadı tabi benden başka. Evet evet dediler... ufo gören masum köylü muamelesi yaptılar bana.

Sonra SoHo sokaklarında random bir şekilde yürümeye başladım. Küçük dükkanlar, renkli renkli vitrinler... Sokak satıcıları... Sonra Broadway’e geldim. Çok çok dükkanlar... Öyle güzel yerler işte.

19 Eylül 2012 Çarşamba

İlk Anlar...


New York’ta turist olarak full time işe başladım. Çok para kazandığım söylenemez. Hatta üstüne para veriyorum. Sigortamı da kendim yapmak zorunda kaldım. He bir de sık sık mesaiye kalıyorum... Manhattan tavafımı tamamladıktan sonra, allah katında çok ayrı bir yere yükseleceğimi, “hacı” olmasa da o tarz bir sıfat kazanabileceğimi düşünüyorum. He ama dur ya biz zaten Türkiye’de birbirimize hacı diye sesleniyorduk değil mi? Hoşlandığım çocuk bana “hacı” deyince dünyam kararmamış mıydı? Tabi onu buraya entegre edemiyoruz. Ne bileyim, gidip; “what’s up pilgrim?” veyahut da “what did you do pilgrim?” diyemiyoruz (bkz. Naptın hacı). “what did you just call me?” diye girerler adama herhal...

Bu amerikalı vatandaş, bütün uçuş boyunca dua edip ağladı. sanırsam onun ilahi gücü ile buralara kadar geldik... 

ABD topraklarına ilk ayak bastığımda zilyonlarca insandan oluşan bir sıra beni kucaklıyordu. Her zaman olduğu gibi USA insanlarının kolayca geçebildiği ayrı yerler, diğer ülke vatandaşı olan visitor’ların onsekiz saat beklediği yerler şeklinde bir ayrım vardı. Customs and immigration’dı galiba beklediğimiz bu yerin adı. İşte bildiğin gişede memur adamlar var, seni alıp almıcaklarına dair güvenlik soruları yok parmak izi bıdı bıdısı filan yapıyorlar. Şöyle diyyim, yani türkiye’deki memur zihniyetine söveriz ya, burda da aynı yani. Mutsuz bi adam var, arada birileriyle muabbet edip kaytarıyo, başka biri “yaw burada sıra bekliyoruz!! İşini yap!” diye bağırıyo filan. Neyse bu bölümden kurtulunca kendini taksi sırasında buluyorsun. O sırayı da atlattıktan sonra, bildiğin filmlerdeki taksidesin abi. Yani o filmler, o taksi sürücüleri, her şey aynı diye bana bi kal geldi önce. Sanki setteyim lan? Jamaicalı abinin kırık ingilizcesi ile muabbet ediyorum filan. Değişik. Etrafa bakıyorum... Film film film. Amca aynı türkler gibi araba kullanıyor, yani ha şahine binmişsin istanbul’da, ha bunların ford’larına binmişsin. Aynı şey. Burda JFK’den Manhattan’a gitmek için taksiciler turistleri kazıklamasın diye fiks bir ücret belirlenmiş. Üzerine köprü ücretleri filan ekleniyor. Ben gelmeden önce incelemiştim 45 dolar+ ücretler idi. Aha bi baktım zam gelmiş 52 dolar olmuş. Aa dedim, iyi iyi şanslıyım yine (!)

Taksici amca, aldığın o hayvani tip'le çocuklarına güzel bişeyler almışsındır umarım...

İlk 2 günümü geçireceğim sevgili Brezilyalı arkadaşlarımın evine doğru yola çıkmam gerekiyordu. Arkadaşın telefonunu edinmiştim. Aradım, bana bi adres söyledi. Hacı dedim ben anlamam öyle taksiciye söyle sen dedim. Neyse o bana, ben taksiciye bilmem ne derken... Yani konuşma baabında, biz bi şekil Adriano ile buluştuk ve ben anahtarları aldım. Sonra adriano’nun evine doğru devam ettik. Ulan ülkeye ilk kez gelmişim, elimde anahtar, evi bul daireyi bul. Biraz maceralı oldu tabi. Taksici de onu tip’e boğmam için kıllık yaptı. Al dedim şu 10 doları (tip olaraktan), beni serbest bırak allah aşkına. Velhasıl eve geldim işte, klasik yine filmlerdeki gibi minik bir ev. 2 3 kişi yaşıyordu galiba. Kaldığım süre boyunca bile pek anlayamadım. Salon kanepesinde yatacaktım. Baktım ahan da kırık. Göçük. Eh dedim melis, hoş geldin.

Yolun solunda gördüğünüz şeyler, metro şantiyesi. yani ha üçkuyular poligon, ha east harlem  :)

Tabi eve geldiğimde saat 6 filandı herhal. Oysaki türkiye kafamla gece 1. Tabi geberiyorum. Migren, açlık... Buradaki arkadaşlarımla buluştum. Dediler ki, Melis Melis seni mahallemizin yeni bi restoranına götürelim dediler. Ben de kılım ya, otu boku yemiyorum, beni de yemeğe götürmek zahmetli bir iş...  Neyse menüyü aldık. Ana... Kavaklıdere, Sevilen... Adana Kebab... nolüyo len? İçim direkt ülke hasretiyle doldu da ben mi yanlış görüyorum? Sonra bize servis yapan garsona döndük dedik ki, “abii, sen Türk müsün??” “aa evet merhaba” filan derken, Türk restoranına gelmişiz. Sen kalk, İzmir’den NY’a gel, ilk restoranın Türk restoranı olsun. Zaten Ankara’ya ilk gittiğimde de beni rakı balığa götürmüşlerdi de Yunan şarkıları çalıyordu. Ege ezgisiymiş. Böyle de şanslı biriyimdir. Neyse yemekler lezzetli idi en azından...
Gypsy bizim Türkler'in mekanı. hemen yanı da Kinsale Tavern,yoksa orada da bira mı içmiştik yaw?