New York’ta turist olarak full time işe başladım. Çok para
kazandığım söylenemez. Hatta üstüne para veriyorum. Sigortamı da kendim yapmak
zorunda kaldım. He bir de sık sık mesaiye kalıyorum... Manhattan tavafımı
tamamladıktan sonra, allah katında çok ayrı bir yere yükseleceğimi, “hacı”
olmasa da o tarz bir sıfat kazanabileceğimi düşünüyorum. He ama dur ya biz
zaten Türkiye’de birbirimize hacı diye sesleniyorduk değil mi? Hoşlandığım çocuk
bana “hacı” deyince dünyam kararmamış mıydı? Tabi onu buraya entegre
edemiyoruz. Ne bileyim, gidip; “what’s up pilgrim?” veyahut da “what did you do
pilgrim?” diyemiyoruz (bkz. Naptın hacı). “what did you just call me?” diye
girerler adama herhal...
| Bu amerikalı vatandaş, bütün uçuş boyunca dua edip ağladı. sanırsam onun ilahi gücü ile buralara kadar geldik... |
ABD topraklarına ilk ayak bastığımda zilyonlarca insandan
oluşan bir sıra beni kucaklıyordu. Her zaman olduğu gibi USA insanlarının
kolayca geçebildiği ayrı yerler, diğer ülke vatandaşı olan visitor’ların
onsekiz saat beklediği yerler şeklinde bir ayrım vardı. Customs and immigration’dı
galiba beklediğimiz bu yerin adı. İşte bildiğin gişede memur adamlar var, seni
alıp almıcaklarına dair güvenlik soruları yok parmak izi bıdı bıdısı filan
yapıyorlar. Şöyle diyyim, yani türkiye’deki memur zihniyetine söveriz ya, burda
da aynı yani. Mutsuz bi adam var, arada birileriyle muabbet edip kaytarıyo,
başka biri “yaw burada sıra bekliyoruz!! İşini yap!” diye bağırıyo filan. Neyse
bu bölümden kurtulunca kendini taksi sırasında buluyorsun. O sırayı da
atlattıktan sonra, bildiğin filmlerdeki taksidesin abi. Yani o filmler, o taksi
sürücüleri, her şey aynı diye bana bi kal geldi önce. Sanki setteyim lan?
Jamaicalı abinin kırık ingilizcesi ile muabbet ediyorum filan. Değişik. Etrafa
bakıyorum... Film film film. Amca aynı türkler gibi araba kullanıyor, yani ha
şahine binmişsin istanbul’da, ha bunların ford’larına binmişsin. Aynı şey. Burda
JFK’den Manhattan’a gitmek için taksiciler turistleri kazıklamasın diye fiks
bir ücret belirlenmiş. Üzerine köprü ücretleri filan ekleniyor. Ben gelmeden
önce incelemiştim 45 dolar+ ücretler idi. Aha bi baktım zam gelmiş 52 dolar
olmuş. Aa dedim, iyi iyi şanslıyım yine (!)
İlk 2 günümü geçireceğim sevgili Brezilyalı arkadaşlarımın
evine doğru yola çıkmam gerekiyordu. Arkadaşın telefonunu edinmiştim. Aradım,
bana bi adres söyledi. Hacı dedim ben anlamam öyle taksiciye söyle sen dedim. Neyse
o bana, ben taksiciye bilmem ne derken... Yani konuşma baabında, biz bi şekil
Adriano ile buluştuk ve ben anahtarları aldım. Sonra adriano’nun evine doğru
devam ettik. Ulan ülkeye ilk kez gelmişim, elimde anahtar, evi bul daireyi bul.
Biraz maceralı oldu tabi. Taksici de onu tip’e boğmam için kıllık yaptı. Al
dedim şu 10 doları (tip olaraktan), beni serbest bırak allah aşkına. Velhasıl
eve geldim işte, klasik yine filmlerdeki gibi minik bir ev. 2 3 kişi yaşıyordu
galiba. Kaldığım süre boyunca bile pek anlayamadım. Salon kanepesinde
yatacaktım. Baktım ahan da kırık. Göçük. Eh dedim melis, hoş geldin.
Tabi eve geldiğimde saat 6 filandı herhal. Oysaki türkiye
kafamla gece 1. Tabi geberiyorum. Migren, açlık... Buradaki arkadaşlarımla
buluştum. Dediler ki, Melis Melis seni mahallemizin yeni bi restoranına
götürelim dediler. Ben de kılım ya, otu boku yemiyorum, beni de yemeğe götürmek
zahmetli bir iş... Neyse menüyü aldık.
Ana... Kavaklıdere, Sevilen... Adana Kebab... nolüyo len? İçim direkt ülke
hasretiyle doldu da ben mi yanlış görüyorum? Sonra bize servis yapan garsona
döndük dedik ki, “abii, sen Türk müsün??” “aa evet merhaba” filan derken, Türk
restoranına gelmişiz. Sen kalk, İzmir’den NY’a gel, ilk restoranın Türk
restoranı olsun. Zaten Ankara’ya ilk gittiğimde de beni rakı balığa
götürmüşlerdi de Yunan şarkıları çalıyordu. Ege ezgisiymiş. Böyle de şanslı
biriyimdir. Neyse yemekler lezzetli idi en azından...
| Gypsy bizim Türkler'in mekanı. hemen yanı da Kinsale Tavern,yoksa orada da bira mı içmiştik yaw? |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder