11 Ekim 2012 Perşembe

Geleceğe Dönüş


“Peki en sevdiğin yer neresi oldu?”
“Sen artık bi kere Amerika gördün! Bi daha buralarda yaşamak istemezsin...”
“Geri dönmek istemedin diii miiii....  L
“ Bana ne aldın??”
“Neler aldın bakalım kendine?! Alışveriş yaptın mı?”

Hee hee her yer nike anasını satıyım new balance’lar da 5 dolara. Geldim geleli yukarıdaki sorular birbiri ardına sorulmaya başladılar. Hee bir de neden kezban’a yazmıyormuşum da filan falan da... Yeni yazı görememişler de heyecanla bekliyorlarmış da (!) he he... Neyse evet ne diyorduk. Nasıldı biliyor musun, sanki ben çok uzun bir rüyadan uyanmış gibiydim döndüğümde. Hoş zaten 11 saat boyunca arkamdaki uzakdoğulu tiplerin ağzıma kadar soktukları bacakları nedeniyle ve sol pencere kenarımdan alanıma giren çoraplı ayak nedeniyle uyuyamadım. Ardından duty free alışverişlerimden eksik kalmayıp İzmir uçağına yetiştim. Uçakta sularım aka aka uyudum. 11 saatten sonra İstanbul İzmir arası resmen ışınlanmak gibi geldi çünkü... Uçaktan inip o “şekerbank şekerbank şekerbank” yazan halıların üzerinde ilerlerken gerçek anlamda gözlerim kapalı ve uçar vaziyette bavul alma şeysine doğru yürüyordum... Eve geldim, göz bandımı taktım ve laks! Direkt uyudum. Saat öğlendi. Aa? Merhabaaa jetlaaag! Tanıştığımıza HİÇ memnun olmadıııııım!!!

Bu ilüstrasyonu http://necdetyilmaz.com adlı siteden arakladım. Emeğe saygı... 


Ertesi gün işe gitmem gerekiyordu. Gidebileceğimi zannettim. Ancak uyandığımda saat 9’du! HASSSS. Dedim alarm çalmamış? İmkansız. Alarm çalmış görünüyor. Hayatımda ilk defa çalan alarmı kapatıp uyuyakalmışım. İlk defa!... ama normal. Sonraki 2 hafta boyunca kendime gelemedim. Gece 3’te uyudum, 7’de gayet zinde kalkıp işe gittim. Çok yemek yiyesim geldi, alt takımlarım düzene girmedi. Pislik iğrenç bir hayat sürdüm. Neyse şimdi herşey normal. Dakika dakika geri geldi biyolojik saatim. Artık 12’de uykum geliyor. 7’de de zar zor kalkıyorum. Peeh diye işe gidiyorum.

En çok nereyi sevdim... Neyini sevdim... Gerçeküstü olmasını sevdim aslında. Çünkü ne bileyim bi spiderman’ın uçtuğu binalara çıktım? Bi ironman’in evindeki manzarayı gördüm ben de... Bugüne kadar televizyonda görüp de gerçek olmadığını, bir film seti olduğunu sandığım her şey ordaydı. Ve ben içindeydim...

uu beybi bu Stark Tower'dan görünen Chrysler binası değil de nedir?


Yalnız arkadaş ben böyle kapitalist bir ülke görmedim. Pazarlama stratejisi, mükemmel. Her şey turistler için otomatiğe bağlanmış. Her şey “beni al al al” diye bağırıyor. İnsan satın almadan duramıyor. Nitekim ben durdum. Bütçem kısıtlıydı. Şöyle ki bi müzeye giriyosunuz mesela, müze bitiyor, hoop kafe, hoop hediyelikler! Kapısından çıkıyosunuz, hoop kapıda işportacılar şahane şeyler satıyorlar. Rockefeller observitory’ye çıktım. Gezdik ettik, bakındık. Asansörlere geri dönüyoruz, hoop hediyelikler. Özgürlük Anıtı’nı gezdik, fotoğraf çekildik ettik, geri dönüyoruz. Hoop kafe, hoop hediyelikler... Allahım yareppim. Kendimi kapitalist düzen çarkının içinde debelenen minik anlamsız bir yaratık gibi hissettim. En azından bizim ülkede turist faaliyetlerinde o kadar düzenli bir mekanizma yok hediyelik eşya pazarlaması konusunda. Onda da her şeyde olduğu gibi organizasyon eksikliği var.

Amerikalı insanlar iyi ya. Medeni filanlar. Ne bileyim yolda biri birine deyer deymez “SORRY!!” hemen bir özür bi şey. Burda omuz atıyolar, geçip gidiyo hayvanlar. Ama insan her yerde insan yane. Şu bara gittik.. Mc... neydi ya... Mc Sorley’s Old Ale House (foursquare’den baktım) Sanki tarihte yolculuk yapmışsın gibi. İçerisi zaten resmen küf kokuyor. (Şurası: http://www.mcsorleysnewyork.com/) Her şey ahşaptan. Duvarda fi tarihinden günümüze pek çok yazı, evrak, resim, aklına ne gelirse var. adamlar biralarını da kendileri yapıyorlarmış. Zaten adamların iddiası da şöyle bir şey: "We were here before you were born." Hani kovboy filmlerinde olur ya, yaylı kapıdan Saloon’a girersin. Öyle bi yer gibi. Sanki red kit bar’da oturuyormuş gibi geldi. Dül dül’de yalaktan su içiyormuşçasına... neyse 2 çeşit bira var toplamda. Biri light biri dark. 2 for each mi dedik ne dedik adam 4 bira getirdi. 2 kişiyiz zaten biz de. Su niyetine içtik. Sonra masamız büyüktü. Böyle 4 amerikalı geldi oturdu. Yankee maçından çıkmış tipler. Alkolün dibine vurmuşlar. Hi i’m bilmem ne deyip deyip tek tek oturdular. Kahretsin ki isim hatırlayamıyorum. Sonra dedim ya insan her yer de insan... benim yanıma oturan kızımız kuafördü. Allah bir çene vermiş başka da bişey vermemiş. Ay ben şöyleyim de böyleyim de, ay sen şöylesin de böylesin de. Bır bır bır konuştu. Beni ispanyollara benzetti, kerem’i de türklere. Aa neden acaba? :P J Ben de türk’e benzemedim diye havaya girmişim, her boku unutmuşum kızın bi bu cümlesini hatırlıyorum. Neyse sonra kız kalktı gitti. Sevgilisi, arkadaşları, çantası filan masadaydı. Sonra bi daha gelmedi. Biz hep o kızı merak ettik...


Siteye girerseniz, masaların bile aynı yuvarlak masalar olduğunu görebilirsiniz.


Başka nereleri beğendim, evet niyeyse Empire State Building’e çıkmak istemedim. Çünkü ona çıkınca, onu göremeyecektim... Dedim ben de o zaman Rockefeller’a çıkayım ki, Empire State gözlerimin önünde boylu boyunca uzansın...  Olay şöyle çalışıyor ilk önce her turistik aktivitedeki gibi sıraya giriyoruz, biletimizi alıyoruz ki 25 dolar, sonra size bi saat söylüyolar yaklaşık yarım saat sonrasını, oralarda takılıyorsunuz ki zaten her yer dükkan dolu yine istediğiniz kadar “takılabililir”siniz. Saatiniz geldiğinde asansöre sizinle aynı saate sahip biletli insanlarla biniyorsunuz. Asansörün ışıkları aniden sönüyor! Ve yukarı yöndeki şeffaf kısım ekrana dönüşüyor. Ama arka kısmında da yukarı doğru çıktığınızı görebilirsiniz.  1234567891011121314... müthiş bi hızla ışınlanıyorsunuz ve bildiği G yiyorsunuz orda... (bkz. G kuvveti) . ben de sanki çok akıllıyım da sanki güneşin battığı saati ayarlamışım gibi oldu ama denk geldi yani. Süper oldu. Böyle bi manzara yok. Bi tarafta central park harlem’e kadar boylu boyunca uzanıyor... Diğer tarafta empire state, chrysler... east river, hudson river...  yukarıda bulutlar, ordan geçen bir uçak... kartpostal gibiydi.








Yalnız, benim için turist olmanın en acı verici noktası, turist outfit’imden sıyrılamamış olmamdı. Yani önlük gibi bişey gibi yapıştı o kıyafetler bana. Bol pantolon / kot, tişört üstü sweatshirt, sırt çantası... Sonra vay efendim amerikalı erkeklerle tanıştın mı, evlendin mi diye mesaj atıyor bazı arkadaşlarım... O halde kendime bile bakamıyorum aynada... Adamlar beni napsın ayol? Sabah çıkıyorum, geceye kadar eve gelemiyorum. Yani şöyle bi imkanım olmadı, heh benim gezmem bitti, eve geliim bi duş alıp süsleniiim, çıkayım. Paso dışarda paso dışarda. Evimi sırtımda taşıdım resmen. Bir keresinde etekle çıkmıştım, ama artık new york’un gece aniden serinleyen havasına alıştığım için ( ay ay ay havalara bak ny havasına da alışmışmış allan salağı) çantama pantolon koymuştum, gittim  onu starbuck’sta değiştirdim. Yani starbuck’s her yerde starbuck’s. Buldun mu sığınıcaksın arkadaş.... Neyse işte bu yüzden de bara, gece klübüne pek gidemedim. İnsan ne yapmalı etmeli, tatilde merkezi bir yerde kendine ait bir otel odasında kalmalı...

turistim rahatım. inanır mısınız a dostlar bir süre sonra converse dediğin şey bile o kadar yürüyünce ayak vuruyormuş...


Ama ülkeme dönmek istemedim mi? Deli gibi istedim. Özlemedim mi? Özledim. Yapamazmışım abi ben... Yapamam işte. En sevdiklerim burda. Ayrıca insanın kendi ülkesi gibi yok be. Havaalanında gördüğüm ilk türk tipli amcaya sarılıcaktım. O kadar abarttım. 10 günde gurbetçi moduna aldım kendimi. Çok aptalca ama... napıyım aldım alla alla. Seviyorum ben buraları...