“Peki en sevdiğin yer neresi oldu?”
“Sen artık bi kere Amerika gördün! Bi daha buralarda yaşamak
istemezsin...”
“Geri dönmek istemedin diii miiii.... L
“
“ Bana ne aldın??”
“Neler aldın bakalım kendine?! Alışveriş yaptın mı?”
Hee hee her yer nike anasını satıyım new balance’lar da 5
dolara. Geldim geleli yukarıdaki sorular birbiri ardına sorulmaya
başladılar. Hee bir de neden kezban’a yazmıyormuşum da filan falan da... Yeni
yazı görememişler de heyecanla bekliyorlarmış da (!) he he... Neyse evet ne
diyorduk. Nasıldı biliyor musun, sanki ben çok uzun bir rüyadan uyanmış gibiydim döndüğümde. Hoş zaten 11 saat boyunca arkamdaki uzakdoğulu tiplerin ağzıma
kadar soktukları bacakları nedeniyle ve sol pencere kenarımdan alanıma giren
çoraplı ayak nedeniyle uyuyamadım. Ardından duty free alışverişlerimden eksik
kalmayıp İzmir uçağına yetiştim. Uçakta sularım aka aka uyudum. 11 saatten
sonra İstanbul İzmir arası resmen ışınlanmak gibi geldi çünkü... Uçaktan inip o
“şekerbank şekerbank şekerbank” yazan halıların üzerinde ilerlerken gerçek
anlamda gözlerim kapalı ve uçar vaziyette bavul alma şeysine doğru
yürüyordum... Eve geldim, göz bandımı taktım ve laks! Direkt uyudum. Saat
öğlendi. Aa? Merhabaaa jetlaaag! Tanıştığımıza HİÇ memnun olmadıııııım!!!
Ertesi gün işe gitmem gerekiyordu. Gidebileceğimi zannettim.
Ancak uyandığımda saat 9’du! HASSSS. Dedim alarm çalmamış? İmkansız. Alarm
çalmış görünüyor. Hayatımda ilk defa çalan alarmı kapatıp uyuyakalmışım. İlk
defa!... ama normal. Sonraki 2 hafta boyunca kendime gelemedim. Gece 3’te
uyudum, 7’de gayet zinde kalkıp işe gittim. Çok yemek yiyesim geldi, alt
takımlarım düzene girmedi. Pislik iğrenç bir hayat sürdüm. Neyse şimdi herşey
normal. Dakika dakika geri geldi biyolojik saatim. Artık 12’de uykum geliyor.
7’de de zar zor kalkıyorum. Peeh diye işe gidiyorum.
En çok nereyi sevdim... Neyini sevdim... Gerçeküstü olmasını
sevdim aslında. Çünkü ne bileyim bi spiderman’ın uçtuğu binalara çıktım? Bi
ironman’in evindeki manzarayı gördüm ben de... Bugüne kadar televizyonda görüp
de gerçek olmadığını, bir film seti olduğunu sandığım her şey ordaydı. Ve ben
içindeydim...
Yalnız arkadaş ben böyle kapitalist bir ülke görmedim.
Pazarlama stratejisi, mükemmel. Her şey turistler için otomatiğe bağlanmış. Her
şey “beni al al al” diye bağırıyor. İnsan satın almadan duramıyor. Nitekim ben
durdum. Bütçem kısıtlıydı. Şöyle ki bi müzeye giriyosunuz mesela, müze bitiyor,
hoop kafe, hoop hediyelikler! Kapısından çıkıyosunuz, hoop kapıda işportacılar
şahane şeyler satıyorlar. Rockefeller observitory’ye çıktım. Gezdik ettik,
bakındık. Asansörlere geri dönüyoruz, hoop hediyelikler. Özgürlük Anıtı’nı
gezdik, fotoğraf çekildik ettik, geri dönüyoruz. Hoop kafe, hoop
hediyelikler... Allahım yareppim. Kendimi kapitalist düzen çarkının içinde
debelenen minik anlamsız bir yaratık gibi hissettim. En azından bizim ülkede turist
faaliyetlerinde o kadar düzenli bir mekanizma yok hediyelik eşya pazarlaması
konusunda. Onda da her şeyde olduğu gibi organizasyon eksikliği var.
Amerikalı insanlar iyi ya. Medeni filanlar. Ne bileyim yolda
biri birine deyer deymez “SORRY!!” hemen bir özür bi şey. Burda omuz atıyolar,
geçip gidiyo hayvanlar. Ama insan her yerde insan yane. Şu bara gittik.. Mc...
neydi ya... Mc Sorley’s Old Ale House (foursquare’den baktım) Sanki tarihte
yolculuk yapmışsın gibi. İçerisi zaten resmen küf kokuyor. (Şurası: http://www.mcsorleysnewyork.com/) Her şey ahşaptan.
Duvarda fi tarihinden günümüze pek çok yazı, evrak, resim, aklına ne gelirse
var. adamlar biralarını da kendileri yapıyorlarmış. Zaten adamların iddiası da şöyle bir şey: "We were here before you were born." Hani kovboy filmlerinde
olur ya, yaylı kapıdan Saloon’a girersin. Öyle bi yer gibi. Sanki red kit
bar’da oturuyormuş gibi geldi. Dül dül’de yalaktan su içiyormuşçasına... neyse
2 çeşit bira var toplamda. Biri light biri dark. 2 for each mi dedik ne dedik
adam 4 bira getirdi. 2 kişiyiz zaten biz de. Su niyetine içtik. Sonra masamız
büyüktü. Böyle 4 amerikalı geldi oturdu. Yankee maçından çıkmış tipler. Alkolün
dibine vurmuşlar. Hi i’m bilmem ne deyip deyip tek tek oturdular. Kahretsin ki
isim hatırlayamıyorum. Sonra dedim ya insan her yer de insan... benim yanıma
oturan kızımız kuafördü. Allah bir çene vermiş başka da bişey vermemiş. Ay ben
şöyleyim de böyleyim de, ay sen şöylesin de böylesin de. Bır bır bır konuştu.
Beni ispanyollara benzetti, kerem’i de türklere. Aa neden acaba? :P J Ben de türk’e
benzemedim diye havaya girmişim, her boku unutmuşum kızın bi bu cümlesini hatırlıyorum.
Neyse sonra kız kalktı gitti. Sevgilisi, arkadaşları, çantası filan masadaydı.
Sonra bi daha gelmedi. Biz hep o kızı merak ettik...
Başka nereleri beğendim, evet niyeyse Empire State
Building’e çıkmak istemedim. Çünkü ona çıkınca, onu göremeyecektim... Dedim ben
de o zaman Rockefeller’a çıkayım ki, Empire State gözlerimin önünde boylu
boyunca uzansın... Olay şöyle çalışıyor
ilk önce her turistik aktivitedeki gibi sıraya giriyoruz, biletimizi alıyoruz
ki 25 dolar, sonra size bi saat söylüyolar yaklaşık yarım saat sonrasını,
oralarda takılıyorsunuz ki zaten her yer dükkan dolu yine istediğiniz kadar
“takılabililir”siniz. Saatiniz geldiğinde asansöre sizinle aynı saate sahip
biletli insanlarla biniyorsunuz. Asansörün ışıkları aniden sönüyor! Ve yukarı
yöndeki şeffaf kısım ekrana dönüşüyor. Ama arka kısmında da yukarı doğru
çıktığınızı görebilirsiniz.
1234567891011121314... müthiş bi hızla ışınlanıyorsunuz ve bildiği G
yiyorsunuz orda... (bkz. G kuvveti) . ben de sanki çok akıllıyım da sanki
güneşin battığı saati ayarlamışım gibi oldu ama denk geldi yani. Süper oldu.
Böyle bi manzara yok. Bi tarafta central park harlem’e kadar boylu boyunca
uzanıyor... Diğer tarafta empire state, chrysler... east river, hudson river... yukarıda bulutlar, ordan geçen bir uçak...
kartpostal gibiydi.
Yalnız, benim için turist olmanın en acı verici noktası,
turist outfit’imden sıyrılamamış olmamdı. Yani önlük gibi bişey gibi yapıştı o
kıyafetler bana. Bol pantolon / kot, tişört üstü sweatshirt, sırt çantası...
Sonra vay efendim amerikalı erkeklerle tanıştın mı, evlendin mi diye mesaj
atıyor bazı arkadaşlarım... O halde kendime bile bakamıyorum aynada... Adamlar
beni napsın ayol? Sabah çıkıyorum, geceye kadar eve gelemiyorum. Yani şöyle bi
imkanım olmadı, heh benim gezmem bitti, eve geliim bi duş alıp süsleniiim,
çıkayım. Paso dışarda paso dışarda. Evimi sırtımda taşıdım resmen. Bir
keresinde etekle çıkmıştım, ama artık new york’un gece aniden serinleyen
havasına alıştığım için ( ay ay ay havalara bak ny havasına da alışmışmış allan
salağı) çantama pantolon koymuştum, gittim
onu starbuck’sta değiştirdim. Yani starbuck’s her yerde starbuck’s.
Buldun mu sığınıcaksın arkadaş.... Neyse işte bu yüzden de bara, gece klübüne
pek gidemedim. İnsan ne yapmalı etmeli, tatilde merkezi bir yerde kendine ait
bir otel odasında kalmalı...
| turistim rahatım. inanır mısınız a dostlar bir süre sonra converse dediğin şey bile o kadar yürüyünce ayak vuruyormuş... |
Ama ülkeme dönmek istemedim mi? Deli gibi istedim. Özlemedim
mi? Özledim. Yapamazmışım abi ben... Yapamam işte. En sevdiklerim burda. Ayrıca
insanın kendi ülkesi gibi yok be. Havaalanında gördüğüm ilk türk tipli amcaya
sarılıcaktım. O kadar abarttım. 10 günde gurbetçi moduna aldım kendimi. Çok
aptalca ama... napıyım aldım alla alla. Seviyorum ben buraları...

